21 Aralık 2010 Salı

En Gıcık Muhabbetler

1. Napiyosun?

-Telefonla konusuyorum..

-Aaa sizin telefon konusuyo mu?..

2. Basamakta durmayin otomatik kapi carpar, boler,
karekokunu alir.

3. Hangi cicek hem kafaya takilabilir, hem de icinde
camasir yikanir?
Cevap: Feslegen tabii ki de

4. Sac malanmaz, taranir...

5. Seven unutmaz olm, eight unutur...

6. 3 Japon sirayla ucaktan atlamis. Japonlar
olmus,sira kirilmis!..

7. 4 kisilik bi masa alcaktim vazgectim, kisiliksiz bi
masa aldim!

8. Hadi oyun oynayalim.

Vazgectim, oymadan oynayalim!

9. Bir adamin ayaklari tutulmus, sonra da kulaklari
kiralanmis!..

10. Iyi ki Italya'da dogmamisiz!.. Neden? Cunku
Italyan'ca bilmiyoruz!..

11. Abi sizin araba ne mali? Alman mali! Bizimkide
klimali!!!

12. Adamin biri topalmis, karisi da oynamis...

13. Gecen gun arkadaslarla firinda patates yiyorduk,
firin sicak geldi bahceye ciktik?

14. Soru: Yangin dolabini acarsan ne olur?

Cevap:Yang kizar...

15. Soru:Padisah, tahta cikinca ne yapmis?

Cevap:Tahtayi yerine taktirmis...

16. Adamin biri yarin olucem demis. Yarmislar olmus...

17. Bir adam intahar edecekmis, vaz gecmis.

Iki adam intahar edecekmis, were gecmis!!!

18. Soru: Insanlari niye kafasina su dokerek
uyandirirlar?

Cevap: Cunku suyun kaldirma kuvveti vardir.

19. Oglum hayirli olsun. Araba almissin.

Evet aldik.

Peki niye araba aldin? Kendine alsaydin ya !..

20. Adamin biri elli lira bulmus ama AYAKLI lira
bulamamis!!!!

21. Abii, duydun mu, 50 kisiyi taramislar.

Yapma ya, nerde?

Marketin karsisindaki berberde

22. "Iyi gunler, Asli'yla gorusebilir miyim?"

"Asli evde yok! Fotokopisi var!"

23. Dortyuz yetmis besyuz yetmemis

24. Kofteyle mofte arasinda ne fark vardir?

cevap: Biri kiymadan yapilir digeri miymadan

25. Emel'in selami var!

Hangi Emel??

26. Kavun diyip gecme cunku parola kavun degil !!!

27. Yarasa yararli bir hayvandir. Yararli bir hayvan
olmasaydi yaramasa
derlerdi...

28. Gecen gun kamyonu surdum, Leonardo da Vinci

29. Fransizlarin nesi eksiktir ? "FRAN"lari tabii ki


30.Dun aksam toplu resim cektirecektik sen gelmedin topsuz cektirdik bizde.

Kıssadan Hisse

Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulmak için kanat çırpıp
duruyormuş. Hava o kadar ayazmış ki minik kuş dayanamayıp karın üstüne
düşmüş. Minik kuş çaresiz soğuk karın üstüne ölümü beklerken oradan
geçen bir inek kuşun üstüne sıçmış. Kuş öyle bir sinirlenmiş ki kanatları
donmamış olsa kalkıp ineği dövecekmiş. Bide bakmış ki zamanla bokun sıcaklığı ile kanatları çözülmüş, yaşama geri dönmüş.

Öyle bir sevinçle ötüyormuş ki oradan gecen bir kedi bunun
sesini duymuş ve boku eşeleyip kuşu boktan çıkarmış, kuş buna da çok
sevinmiş ve tam da KEDİ ye teşekkür edecekmiş ki... KEDİ onu yemiş!

Bu hikayeden çıkaracağımız 3 ana fikir var;

1)Her üstüne sıçanı düşmanın sanma!
2)Seni her, boktan çıkaranı dostun sanma
3)Ve en önemlisi: BOKUN İÇİNDE MUTLUYSAN,
SESİNİ ÇIKARMA

8 Ekim 2010 Cuma

Bilgisayar Acemisi

Bilgisayar acemisi (Komik Gerçek Olay)

WordPerfect'in yardım hattında banda alınmış bir telefon konuşması. Bu konuşma sonrası helpdesk elemanı isinden kovuluyor. Kovulduktan sonra da şirketi kendisini "Gerekçesiz" isten çıkardığı için mahkemeye veriyor.
İşte Telefon Konuşması :
- Yardım hattı, buyrun, nasıl yardımcı olabilirim?
- Bir sorunum var.
- Nasıl bir sorun?
- Yazı yazıyordum, birden bütün kelimeler gitti?
- Gitti mi?
- Yok oldu!
- Ekranda şu anda ne görüyorsunuz?
- Hiç bir şey.
- Hiç bir şey mi?
- Yazdığım hiç bir şey ekrana çıkmıyor.
- Hala Wordperfect programında mısınız yoksa programdan çıktınız mı?
- Bunu nereden bileyim?
- Ekranda bir "C" harfi görüyor musunuz?
- Bir "hece" mi...
- Boş verin. Ekranda yanıp sönen bir çizgi var mi?
- Söyledim ya hiç bir şey yazmıyor.
- Monitör üstünde yanan bir lamba var mi?
- Monitör ne?
- Ekranı olan yer, televizyon gibi... Çalıştığını gösteren küçük bir lamba var mi?
- Bilmiyorum.
- Monitörün arkasına bakın, oraya bir elektrik kablosu giriyor olması lazım. Görebiliyor musunuz?
- Evet.
- Harika, o kabloyu takip edin duvarda elektriğe bağlı mi bana söyleyin.
- Bağlı
- Harika. Monitörün arkasına bakınca bağlı olan tek kablo mu gördünüz, yoksa iki tane mi?
- Görmedim.
- Tekrar bakar mısınız, ikinci bir kablonun da bağlı olması lazım.
- Evet buldum.
- Tamam, simdi onu takip edin bilgisayara bağlı mı diye bakin.
- Kabloya ulaşamıyorum.
- Ulaşmayın, bağlı mı diye bakabilir misiniz?
- Olmuyor.
- Bir şeyden destek alıp eğilip bilgisayarın arkasına baksanız....
- Eğilmek dert değil, karanlık olduğu için bakamıyorum.
- Karanlık?
- Ofisin ışıkları kapalı, pencereden gelen ışık yetmiyor.
- Ofisin ışıklarını yakın.
- Yanmaz.
- Neden?
- Elektrikler kesik.
- Elektrikler mi kesik. Tanrım...!(kısa bir sessizlik) Bilgisayarın kutusu, kitapları herşeyi duruyor mu?
- Evet dolapta.
- Simdi bilgisayarı sökün , aynen aldığınızdaki gibi paketleyin ve aldığınız dükkana iade edin.
- Durum bu kadar kötü mu?
- Korkarım öyle!
- Peki tamam. Onlara ne diyeceğim?
- "Ben bilgisayar kullanamayacak kadar aptalım" diyeceksiniz...




1 Ekim 2010 Cuma

SEDEF ÇİÇEĞİ

Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı..Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu...

Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına: „Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?“

Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:
„Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan...“
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu...
Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmıs 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu...

Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:

„Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez...
50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı.
O zaman adak adadım.Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye...
Iyi gelirmiş derlerdi...
50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi
Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim Hayatımı, umudumu, herşeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hakim yaşlı adama dönerek:

"Diyeceğin birşey var mı, baba?" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.
Tane tane konustu: "Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim
Ilk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi
Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi
Hekimi pek dinlemedi bizim hatun...
Lafım geçmedi...
O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yuz tuttu Ben ona: „Gece çiçek sularsan geçer”, dedim. Adak dilettim...
Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdakı suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım, Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım...Sesimi çıkartamadım...

“O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu… „

Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada oldukca cimri olalım”

:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:

UÇURUMA GİDİYORUZ

Kahvede «Şırrak!...» diye bir tokat sesi duyuldu. Tavla, aznif, kâğıt oyunu,konuşma, her şey durdu. Başlar tokat sesi gelen masaya çevrildi. Tokadı yiyen iriyarıbiriydi. Tokatı atan da tersine, ince, sıska, ufak tefek biri. İriyarı adamın sol yanağında,sıskanın beş parmağının izi yer etmişti. Polis bile, bu parmak izinden tokadı kimin attığını bulabilirdi.

Kahvedekiler, iri adamın, kendisim tokatlayan küçücük adamı altına alıp yol keçesi gibi ezeceğini sandılar, öyle olmadı.
— Davacıyım! diye bağırdı.
Kimseden ses çıkmadı... Tokadı yiyen daha sonra,
— Hepiniz gördünüz, dedi.
Boyu omuzuna bile gelmeyen sıskaya döndü:
— Yürü karakola!
Tokatı atan, cevap yerine, sinek kovalar gibi eliyle bir hareket yaptı.
— Psssuurn!... diye de ağzından istim gibi bir ses çıktı.iri adam dışarı fırladı.Kahvedekiler yine oyunlarına, konuşmalarına daldılar.iri adam biraz sonra, yanında bir polisle geldi. Polise sıskayı gösterdi:
— işte bu!
Sonra, oturanları tanık gösterdi:
— Bunlar da gördüler!
Polis, tokatı atan sıska ile, onların oturduğu yere yakın oturan dört tanığı, karakola götürdü. Karakolda, iri adam hâlâ kızarık sol yanağını tutarak,
— Bu adamdan davacıyım, komiser bey, beni tokatladı. Bunlar da gördüler, dedi.Komiser, ilkin dâvâlı ile davacının, sonra tanıkların kimliklerini daktiloda yazdırdı.Davacı, kendisine tokadı atanı hiç tanımadığını söylüyordu. Tanıklar da,
• Biz bişey görmedik... dediler.
Davacı iri adam,
• Tokadın sesini de duymadınız mı? dedi.
Hayır, tanıklar ne bişey görmüşler, ne bişey duymuşlardı. Kısacık boylu sıska adam,
— Evet, dedi, ben inkâr etmiyorum. Bu adamı tokatladım.Komiser,
• Neden? diye sordu, aranızda bişey mi var? Size hakaret mi etti?
— Aramızda hiç bişey yok. Kendisini tanımam bile.
• Peki, nasıl oldu?
Kısacık boylu sıska adam anlatmaya başladı:
— Dün akşam işten eve geldim. Baktım, elektriği kesmişler. Parasını verememiştik. Bütün geceyi karanlıkta geçirdik. Gece uyuyamadım da. Üzerinize afiyet, annem iki senedir hasta. Mide ağrısı öldürüyor zavallıyı. Doktor bir ilâç veriyor. İlâcı alınca ağrılar duruyor. Ama ilâç şimdilerde nerede? Sabahleyin yataktan kalktım, sol yanım hiç tutmuyor. Yattığımız odanın pencere camı üç ay önce kırıldı. Cam bulamıyoruz. O da  gelmiyormuş. Pencereye yatak çarşafı gerdik. Ama faydası yok. Sabaha kadar rüzgâr, soğuk, içeride. Sol yanımtutulmuş. Yataktan kalktım, affedersiniz, helaya gittim. Sular kesilmiş. Dışarıda şakır şakır yağmur, muslukta su yok.Odaya girdim. Tirtir titriyoruz. Bize kömür ordinosu vermiyorlar. Biraz odun almıştık. Bitti. Şimdi de odun bulamıyoruz, yok. Gazeteci gazete bırakmış. Her sabah işe gitmeden gazete okurum. Gazeteye
baktım: «Güzellik Müsabakası», «Galatasaray lig şampiyonu oldu», «Gümrükteki 300 ton kahve ne olacak?», «Abidin Daver şilebinin teknesi dura dura çürüdü» gibi başlıklar. Canımı evden dışarı atmak istedim. Tam çıkarken icra memuru ile avukat kapıya dayandı. Kirayı veremediğimizden ev sahibi bizi icraya vermişti. Evde haczedilecek eşya bulamadılar. Hiç bir zaman icra memurunun, haciz memurunun evime gelmelerini istemem. Haczedilecek bir şey bulamazlar, insan mahcup olur. Avukat,
— Bu kanapeyi alalım! diye saldırdı. Kanape diye elini atmasıyla, şeker sandıklarının üstündeki eskipüskü pantalonlar, paçavra parçaları, yırtık yorganlar ortaya çıktı. Avukat bu sefer,
— Radyo... dedi.
Şu radyo belâsını başımdan alsalar da kurtulsam. Senenin on ayı tamirdedir. Kazan kazan, radyo tamirine ver. Zaten bizi bu hâle getiren radyo... Kapıdan çıkarken karım,
• Kız mektebe gitmiyor, dedi.
• Neden?
• Jimnastik hocası şortla beyaz lâstik pabuç istiyormuş. Olmazsa derse almam, demiş.
• Peki, peki...
• Zeytinyağı da yok...
Kendimi sokağa attım. Nasıl olsa işe geç kalmıştım. Bugün de gitmem, dedim. Şakır şakır yağmur. Bizim oradan tramvayı kaldırdılar. Otobüs geliyor yarım saatte bir. Binmenin imkânı yok. Tıklım tıklım dolu. Dolmuşlar dersen tıka basa dolmuş. Arabalar vızır vızır geçiyor, ama hiç biri durmuyor. Ayakkabı su alır. Yağmur kovadan boşanır gibi. Sırıl sıklam oldum. Tirtir titriyorum. Bir delikanlı yanıma geldi,
• Affedersiniz amca, dedi.
Ben saati soracak sandım.
• Dünkü maçtan haberiniz var mı? demez mi!
Tövbe Yarabbi... Yürüdüm. Orada bir kahve var. Kahveye girdim. üstümden başımdan sular sızıyor. Kahveciye bir çay söyledim. Yanımda da işte bu tokat attığım adam oturmuş, gazete okuyor. Ben, kendi kendime,
• Yahu, bu benim halim ne olacak? Sonumuz nereye varacak? diye düşünüyorum. Ben böyle düşünüp dururken, bu adam hırsla elindeki gazeteyi fırlatıp attı,
• Yahu, memleket uçuruma gidiyor! diye bağırdı.
Onu da benim gibi dertli sandım. Konuşur, birbirimize derdimizi dökeriz diye,
— Ne oldu beyefendi? Affedersiniz, karışmak gibi olmasın, neye kızdınız? dedim.
O, yine kızgınlıkla,
— Daha ne olsun yahu, dedi, memlekette hakem yok be!... Hakem yok, namussuzum. Dünkü maçta hakem yine taraftarlık etmiş... Ondan sonra bana ne oldu, bilemiyorum. Vallahi ben de anlamadım komiser bey. Hayatımda kimseye fiske vurmuş insan değilim. Sanki vücudumda bir düğmeye basılmış, elektrik kuvvetiyle kalkmış gibi, bu sağ elim birden havaya kalktı. Şu herifin suratına bir tokat çektim. Ben inkâr etmiyorum. Tokadı yapıştırdım. Ama isteyerek değil. Vallahi kastım yok. İrademin dışında bişey bu. Sonra aklım başıma
geldi. Bu adam şimdi beni parçalar, diye de korktum. Ama oldu bir kere. Cenab-ı Allah, bu sağ koluma, Zaloğlu Rüstem pehlivanın kuvvetini verip, şu herifin suratı budur, diye bir şamar çektim. Komiser, tokadı yiyen iri adama baktı. Dişlerini gıcırdattı. Ayağa kalkar gibi yaptı. Sağ elinin ayasını kaşımağa başladı. iriyarı adama,
• Hadi, uzatmayın, barışın! dedi.
Tokadı yiyen,
• Barışmam! diye direndi.
Kızan komiser, daktilodaki polise,
— Yaz! dedi «Dâvâlı, memleket uçuruma gidiyor, demiş olup, memleketin yüksek menfaatlerine ve hükümetin manevî şahsiyetine...»
Bir daha iri adama döndü:
— Barışın hadi!
İri adam, elini hâlâ tokadın izi duran sol yanağında gezdirerek,
— Peki efendim, barışalım, dedi.

Aziz Nesin Hikayelerinden Alıntıdır.

BİR BÖCEĞİN GÜNLÜGÜ

 Dün gece yine ölümle burun buruna geldim . Bana bir zarar geleceğinden değil, ama karım ne yapar sonra? Biz, akşam yemeğimizi genelde saat on bir, on iki gibi yeriz ama dün misafir geldiğinden, ev sahiplerimiz geç vakte kadar oturdular. Konukların gitmesiyle birlikte, ben de bir süre ortalığın sakinleşmesini bekledim ve yiyecek toplama faaliyetine giriştim.
  Oooooooo! Misafir geldiği için mönü çok zengindi. Pasta ve börek kırıntılarına bayılırız biz. Her neyse, ben NEVALEYİ toplarken birden mutfağın ışığı yandı ve:
   - Aaaaaa! Böcek dedi bir ses
    ......
   Sen ne kadar korkak bir adamsın! Benim kaç katım büyüklüğünde olmama rağmen, bu bağırış da ne böyle? O korkunç sesin kesilmesiyle birlikte, sanki ben ona bir şey yapmışım gibi beni kovalamaya başlamasın mı ! Halbuki o kadar da dikkat ediyorum, tabak, çanak ve bardakların üzerinde dolaşmamaya. Ama bazen diyorum ki, sırf gıcıklığına bunların misafiri geldiğinde git ortalıkta dolaş, utanılacak duruma düşsünler, rezil olsunlar!
   Ama yapamıyorum işte. Ne de olsa, ekmeğini yediğim yer...
   Ahhhhh ah! Bu eve geldiğim yılları hatırlıyorum da... Ne güzeldi o günler!
   Rahmetli kayınbabam ve kayınvalidem beni evlerine kabul etmişlerdi. O zamanlar rahattık, çünkü ev sahibimiz Rıza Amca kördü. Evin her yerinde özgürce dolaşabiliyorduk. Hatta Rıza Amca'yla aynı sofrada yemek yediğimiz günler bile oldu. Gerçi, bizleri görebilseydi nasıl davranırdı bilemem ama o hep yüreğimizde yaşayacak.
    Rıza Amca, memur emeklisiydi, durumu pek iyi değildi yani, ev de rahmetli  karısınınmış, anlayacağınız yiyecek konusunda bugünkü gibi şanslı değildik. Ama biliyor musunuz, daha huzurlu ve mutluyduk. Rıza Amca, bir gün görünmez bir kazaya kurban gitti. Biliyorum, onun için bütün kazalar görünmezdi.
    Rıza Amca'nın toprağa verildiği gün, biz de ordaydık. Karşı komşu bize geldiğinde ceketini portmantoya asmıştı, fırsat bulup cebine girdik ve onunla birlikte mezarlığa gittik.
    Rıza Amca'nın üç oğlu vardı ama hayırsızdılar, adam ölür ölmez evi satılığa çıkardılar. Evi şu anda oturan adam ve karısı sarın aldı. Eve ayak basmalarıyla da kayınbabam ve kayınvalidemi öldürmeleri bir oldu. adam sonra iğrenerek onların cansız bedenlerini kağıda sararak çöpe attı. Sanki kendisi çok temizmiş gibi. Şimdilerde kendine üzerinde rahmetli kayınvalidemin resmi olan bir ilaç almış ki, değmeyin keyfine... Durmadan üzerimize sıkıyor.
    Kayınvalidemin bu tür ilaçların üzerinde resmi bulunuyor. Çok güzeldi kayınvalidem. Hatta bir iki reklam filminde de oynamıştı. Ama evlenince bu işleri bıraktı. Çünkü kayınbabam tam bir Osmanlı erkeğiydi. Bak, laf nereden nereye geldi...
    Neyse. Bugüne kadar, rahmetli Rıza Amca'nın anısına bu evde oturduk. Ama artık daha fazla dayanacak halimiz kalmadı. Eşe dosta haber saldık... Kendimize göre bir ev bulur bulmaz, taşınacağız burdan. Hayat bu. Belli mi olur? Belki de sizin evinize yerleşiriz! Hadi şimdilik byy.

28 Eylül 2010 Salı

İPTEN ADAM ALMA

Halk arasında 'ipten adam almak' diye bir söz vardır; avukatlar için kullanılır. 'Çok başarılı bir avukat ipten adam alır' gibisinden.

Yargıtay başkanı Osman Arslan'ın ağzından bu sözün nereden geldiğinin hikayesi :

Bir tarihte varlıklı bir İngiliz, ağır bir suç işlemiş. O suçun cezası 'idam'. Adam hemen ülkenin en ünlü avukatını tutmuş.

Avukat demiş ki: - Merak etme... Ben seni kurtarırım., Mahkeme başlamış. Avukat savunmasını yapmış. Ve hakim kararını
açıklamış. -İdam!..

Avukat , hapishaneye gitmiş, müvekkiliyle konuşmuş:
-Merak etme, seni kurtarırım.
-Nasıl?
-Bu işin temyizi var... Temyiz, idamı bozacak.
Dava dosyası temyize gitmiş. Temyiz mahkemesinin kararı:
-Mahkeme kararının onanmasına... İdam!

Adam 'hani beni kurtaracaktın' diye avukatına çıkışmış. Avukat hala sakin:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Daha her şey bitmedi. Konu, Avam Kamarasına gelecek.
Gerçekten, Avam Kamarası'na gelmiş. Konuşulmuş. Sonunda, parmaklar kalkmış:
-İdam!...

Adam sinirli mi sinirli. Avukat da sakin mi sakin:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Lordlar Kamarası, idamı geri çevirir.
Endişen olmasın. Lordlar Kamarası toplanmış. Olayı incelemiş. Kararını vermiş:
-İdam!...
Adam elinden gelse avukatı bir kaşık suda boğacak. Ama avukat hiç oralı değil:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Kraliçe onay vermeden, hiçbir idam cezası infaz edilmez. Kraliçe bu kararı bozar.
Dosya kraliçe'nin önüne gelmiş. Kraliçe imzayı basmış:
-İdam!...

Londra'da bir meydanda idam sehpası kurulmuş. Hakim, savcı, avukat, güvenlik görevlileri, halk orada. Adamı idam sehpasına çıkarmışlar. Adamın
avukata dönük bakışlarından alev fışkırıyormuş. Avukat ise adama 'sus' işareti yapmaktaymış; 'Merak etme, seni kurtarırım.' gibisinden.

Ve cellat, yağlı ilmeği, adamın boynuna geçirmiş. Alttaki iskemleye de tekmeyi vurmuş. Adam, ipte sallanmaya başlarken avukat yerinden fırlamış,
cebinden bıçağı çıkarmış ve adamın boğazındaki ipi kesivermiş. Adam zar zor nefes alır bir halde yere yuvarlanmış.

Hemen hakimler, savcılar koşup gelmişler:
-Avukat... Sen naptın?
Avukat, cebinden İngiliz Ceza Yasasını çıkarmış:
- Yasada , müvekkilimin işlediği suçun cezası idam... Siz de onu idam ettiniz... Ama yasada 'idam edilerek öldürülür' diye bir hüküm yok...
Bu durumda ceza infaz edilmiş sayılır.

Bunun üzerine İngiltere'de bir hukuk tartışması başlamış. Kraliçe, avukatın bu becerisinden dolayı adamı affetmiş.

Ve İngiliz Ceza Yasası'nın idamla ilgili maddesi yeniden düzenlenmiş.

- 'İdama mahkum edilen kişi, asılmak suretiyle öldürülür.'olarak değiştirilmiş..

27 Eylül 2010 Pazartesi

BEBEK YARIŞI

BİR KADIN ON YIL İÇİNDE KAÇ ÇOCUK DOĞURABİLİR?

Zaman makinemize atlayıp, tarihi 31 Ekim 1926'nın 16.30'una ayarlayalım. Bu tarihte, Charles Vance Millar adlı zengin bir Kanadalı avukat, 73 yaşında hayata gözlerini yumdu. Masasının başında oturuyordu ve tam konuşmaya başlamak üzereydi ki "başı öne düştü ve ses bile çıkarmadan vefat etti."

Ne olmuş yani, diyeceksiniz. İnsanlar her gün ölüyor.

Bu doğru. Zaten onun Ölümüyle ilgili olağandışı bir durum yok. Bizim ilgimizi çeken, son arzusu ve vasiyetnamesi.

Millar hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmamıştı. Ailesi olmadığı için servetini bırakacağı biri de yoktu. Bu yüzden, Millar vasiyetini bir insanın para için neler yapabileceğini gösterecek bir dizi eşek şakası şeklinde düzenledi.

Vasiyetindeki bir madde ile, Ontario Jokey Kulübü'ndeki değerli hisselerini, kumar karşıtı olmalarıyla ünlü bir yargıç ile bir rahibe bırakıyordu. Ne mi yaptılar? O güne kadarki laflarını bir kenara bırakarak derhal bu hediyeyi kabul ettiler. Hisselerin üçüncü kısmı, iki rakip atın sahibi olan ve güvenilmez karakteri yüzünden çoktan üyelikten çıkarılmış olması gereken bir adama bırakıldı.

Bir başka madde ile, 'günahkarlar için kutsal kitabı' yorumlayan şehirdeki her Hıristiyan papaza Kenilworth Jokey Kulübü'nden bir hisse senedi bıraktı. Uzun tartışmalardan sonra, ruhban sınıfının ancak bir kısmı bu hediyeyi kabul etti. Daha sonra, her senedin sadece yarım sent değerinde olduğunu öğreneceklerdi.

Toronto'daki her papaza, O'Keefe Bira Şirketi'nin bir hissesini bıraktı. Öyle ki, bira fabrikası Katolik mülkiyetine girmiş olacaktı, iki grup arasında büyük düşmanlık olduğu bir dönemdi ama hak sahibi 260 rahipten 91'i, her biri 56 dolar değerindeki hisseleri kabul ettiler.

Ancak, vasiyetinin en ünlü kısmı Bebek Yarışı ile ilgiliydi.

Bebek Yarışı nasıl gerçekleşecekti?

Çok basit. Millar, servetinin kalanını 'ölümünden on yıl sonrası itibariyle "Toronto şehrinde en fazla sayıda çocuk doğurmuş olan anneye" bırakacaktı. Bir başka deyişle, tüm servetini, tahminen 100 bin doları, ölümünü izleyen on yıllık süre içerisinde en çok çocuk doğuran kadına bırakıyordu.

Elbette, kendi yeğenleri de dahil olmak üzere, birçok kişi bu maddeye itiraz etti. Bazıları ise, vasiyetinin toplumsal ahlaka uygunluğunu tartıştılar. Gayri meşru veya ölü doğan çocuklar da ayrı bir meseleydi. Fakat unutmayın ki, Millar bir avukattı ve dosya eksiksizdi. On iki yıllık yasal mücadelenin ardından, Kanada Yüksek Mahkemesi'ne gelen vasiyetnamenin içeriği kabul edildi.

İlk başta, bu yarışma sadece biraz merak uyandırdı. Fakat Büyük Kriz patlak verince insanlar iş ve paraya muhtaç duruma düştüler. Aynı dönemde Millar'ın, bir tünel projesinin yüz bin adet hisse senedini satın aldığı öğrenildi. Öldüğü sırada toplam iki dolar eden senetler tamamen değersizdi. Ama Windsor, Ontario ve Detroit, Michigan arasındaki tünel projesi gerçekleştirildi. Millar'ın mal
varlığı birdenbire 750 bin dolara fırladı. Millar'ın serveti artık çok daha çekiciydi.

Böylece büyük yarış başladı.

Yola çıkıldı!

Toronto'nun gebelik merkezleri dolup taşıyordu. Gazetelerde, hangi kadınların önde gittiğine dair listeler yayımlanıyordu. İkiz veya üçüz doğuran anneler özellikle dikkat çekiyordu. Şehrin çocukları kayıt etmekten sorumlu dairesi 'unutulmuş çocuklar' için gelen yeni başvurulara boğulmuştu. İlave başvuruların reddedilmesi gerekti.

Bahislerin de yürütüldüğünden emin olabiliriz.

Millar'ın öldüğü saniyeden tam on yıl sonra yarışma sona erdi. Vasiyete dair tüm yasal tartışmaların sona ermesinin ardından, sıra ödülü vermeye gelmişti.

Bugünün standartlarına göre, Pauline Clarke adlı bir kadın, on yılda on çocukla kazanmış olmalıydı ama diskalifiye edildi. Neden mi? Çünkü çocukların babaları farklıydı. Eski kocasıyla boşanma işlemleri henüz tamamlanmamışken yeni sevgilisinden çocuk sahibi olduğu ortaya çıkmıştı. 1930'lar için büyük bir hata.

Lillian Kenney adlı bir başka kadın, on yılda on iki çocuk doğurmuştu. Vay canına! Fakat sonuçta o da diskalifiye edildi çünkü çocuklardan bazıları doğumda Ölmüştü. Ölüm belgelerini sağlayamadığı için, ölü doğmuş olduklarım ispatlaması mümkün değildi.

Yine de tüm 'çabaları' ve çektikleri inanılmaz acılar için iki kadına da 12 bin 500 dolarlık teselli ödülleri verildi.

Tüm mahkeme ve avukat masrafları düşüldüğünde, Millar'ın serveti 500 bin dolara düşmüştü. Arta kalan ganimet dört kadın arasında bölüştürüldü: Annie Smith, Kathleen Nagle, Lucy Timleck ve Isabel MacLean. Dördü de on yıllık süre içerisinde dokuzar çocuk doğurmuştu.

Bu yarış, her türlü at yarışından daha ilginçti ve birçoğundan da daha iyi para veriyordu.

EL-KUVEYT

VAKVAK AMCA GÜNÜ NASIL KURTARDI?

Muhtemelen sizin de farkında olduğunuz gibi, okyanusların dipleri, hedeflerine asla ulaşamamış gemilerin enkazlarıyla doludur. Bu gemilerin bazıları altın ve değerli mücevherat taşıyordu. Bazılarıysa muharebe sonucu batmıştı. Şimdi bahsedeceğim gemiyse, çizgi roman kahramanı Vakvak Amca (Donald Duck) dehası olmasa, tarihte bir dipnot olarak bile anılmayacaktı.

O halde, El-Kuveyt isimli yük gemisinin Basra Körfezi'nin zemininde limana 87 derece açıyla yan yattığı 1964 yılının Aralık ayına geri dönelim.

Aman ne mühim, diyebilirsiniz.

Ama Kuveyt halkı için bu gerçekten mühimdi. Gemi, Kuveyt'in ana su kaynağının ortasında, yaklaşık altı bin koyunla birlikte batmıştı. Tuz rafinerileri, deniz suyunun içilebilmesini sağlamak için sudaki tuzu arıtmak amacıyla tasarlanmışlardı. Binlerce çürümüş hayvan leşinin etkilerine karşı işe yaramıyorlardı. Su kaynağını kurtarmak için enkazı çıkarmak gerektiği açıktı, ama kimse bunun nasıl yapılabileceğini bilmiyordu.

Çözüm, o dönemde Kuveyt'te çalışan Danimarkalı bir mühendisten, Kari Kroyer'den geldi. 1949 Mayıs'ında çıkmış bir Walt Disney çizgi romanında, Vakvak Amca'nın da benzer bir sorunla karşı karşıya kaldığını hatırlıyordu -amcası Varyemez'in batmış yatım sudan çıkarmak. Vakvak ve üç yeğeni (eğer isimlerini unuttuysanız: Can, Cin ve Cem) harika bir çözüm bulmuşlardı: Yatın içini pinpon toplarıyla doldurarak suyun üzerine çıkmasını sağlamak.

Kroyer de benzer bir yöntemi denemeye karar verdi. İki bin groston ağırlığında bir yük gemisinin yükselmesini sağlayacak kadar pinpon topu bulmak elbette kolay bir iş değildi. Kroyer, bunun yerine, polistiren tozunu kaynatarak inci büyüklüğünde içi hava dolu toplar elde edecek bir sistem geliştirdi. Esasında, kendi küçük pinpon toplarını yapıyordu. Balonlar hazırlandıktan sonra, bunları geminin omurgasına yerleştirecekti.

Bütün kazanlar, pompalar ve kimyasallar hava yoluyla Danimarka'dan Kuveyt'e getirtildi. Makineler sürekli olarak pompaladı, pompaladı ve pompaladı.

Peki, bu çılgınca plan işe yaradı mı?

Kesinlikle. 150 ton köpük, yani 27 milyon polistiren topu ve üç ay süren çalışmalar sonucunda, El-Kuveyt başarıyla su yüzüne çıkarıldı ve güvenli bir şekilde kızağa çekildi. Kuveyt su kaynakları kurtarılmıştı. Gemiyi kurtarmak toplam 435 bin dolara mal olmuştu. Geminin iki milyon dolarlık sigortası bulunduğundan, sigorta şirketi masrafı karşıladı. İyi iş!

Bu olağandışı kurtarışın haberleri ve resimleri dünyanın her yerinde basıldı. İyi reklam yapılmıştı ama gemiyi çıkartan şirket BASF, işlemin patentini almak için başvurduğunda reddedildi. Vakvak Amca, büyük şirkete sıkı bir darbe indirmişti. Vakvak Amca'nın dahiyane çözümü önceden basılmış olduğu için, kamusal bilgi olarak değerlendiriliyordu. Eğer şirket özgün fikrin nereden alındığını dünyaya hiç açıklamamış olsaydı, herhalde patenti alırdı.

Kuveyt halkı, su kaynaklarını kurtardığı için Vakvak Amca adlı kurmaca bir karaktere ve çizeri Cari Barks'a teşekkür edebilir.

NIAGARA ŞELALESİ

- BÖLÜM 1

ŞELALENİN KURUDUĞU GÜN

Eğer Niagara Şelalesi'ne hiç gitmediyseniz, olağanüstü bir manzarayı kaçırmışsınız demektir. Şelalenin kuvvetini, hiddetini ve eşsiz güzelliğini anlatmaya kelimeler yetmez. Suyun bir kısmı Niagara Nehri üzerindeki büyük hidroelektrik santrallerine yönlendirilmeden önce, dakikada 350 milyon litrenin üzerinde suyun yaklaşık 58 metrelik yükseklikten aşağı aktığı tahmin ediliyordu. Evdeki duş gibi bir şey değil kuşkusuz.

Eğer balayı, tatil veya herhangi bir sebepten dolayı Niagara Şelalesi'ne bir seyahat planlıyorsanız, şelalede su olmasını umut edersiniz. Ne de olsa kuru bir şelale yüksek bir kayalıktan başka bir şey değildir ve bunun da hiçbir özel tarafı yoktur.

Amerikan Şelalesi'nin, askeri mühendisler tarafından, 1969 yılında, nehre bir set kurularak kapatıldığını duymuşsunuzdur. Ancak şelale bütünüyle durdurulmamıştı; su, Horseshoe Şelalesi'ne ve elektrik santrallerine yönlendirilmişti.

Benim burada bahsedeceğim ise, 29 Mart 1848 tarihinde şelalenin kuruduğu gün meydana gelen bir dizi tuhaf olay. O günlerde kuraklık falan da yoktu.

Peki ne olmuştu?

28 Mart gecesi, şelalenin gürültüsüne alışmış bölge sakinlerinin alışılmamış bir sessizlik sonucunda uyandıkları anlaşılıyor. Kudretli Niagara susmuştu. Sanırım bu tren yolu çevresinde yaşamak gibi bir şey; bir süre sonra gürültüyü fark etmez hale geliyorsunuz ama ses kesildiğinde yadırgıyorsunuz. (En azından annemin iddiası bu; çocukken ne zaman büyükannemlerin evinde kalsam, tren yüzünden bütün gece uyuyamazdım.)

Yüzlerce insan evlerinden çıkıp ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Şelaleden geriye birkaç küçük su akıntısı kaldığını gördüler. Herkes evlerine çekildiği sırada suyun normal seviyesinde olduğuna emindiler.

Kimse ne olup bittiğini bilmiyordu. Nasıl olsa kimsenin bir uçağa atlayıp ırmağın yukarı kısımlarının ne durumda olduğuna bakma şansı yoktu. Birilerini aramak için telefon da yoktu. Ve elbette, televizyon ya da radyo gibi lükslere de sahip değillerdi.

Bir başka deyişle, ne olup bittiği hakkında kimsenin en ufak bir fikri yoktu.

Kimileri bunun dünyanın sonu, kutsal kitapların bahsettiği mahşer günü olduğu sonucunu çıkardı. Bölgedeki kiliselere doluşup, her şeyin yoluna girmesi için dua ettiler.

Kimileriyse biraz para kazanmaya karar verdi. Nehir yatağı ilk kez ortaya çıktığı için, hatıra avcıları işe koyuldu. Bir sürü ıvır zıvır buldular; daha çok 1812 Savaşı'ndan kalma eski silahlar, kılıçlar, baltalar ve paslı eşyalar. Girişken bir adam nehir yatağındaki kütükleri çıkardı; böylesi ağaçları kesmekten daha kolaydı. Elektrikli testerenin olmadığı bir dönemden bahsediyoruz. O güne kadar
tekne seferlerini hep engellemiş olan kayalar kırılıp parçalandı.

Peki bütün bunlara ne sebep olmuştu?

Kesin cevabı hala bilmiyoruz. En sık bahsi geçen açıklamaya göre, o gün rüzgar öyle güçlüydü ki nehirdeki su seviyesinin düşmesine sebep oldu. Aynı anda, Niagara Nehri'nin Erie Gölü'nden ayrıldığı nokta bir buz kütlesi yüzünden tıkandı. Sonuç, herkesi uyandıran kurumuş şelaleydi. Buz tıkanıklığı otuz saat kadar sürdü ve l Nisan'da şelale normale döndü. Sanırım doğa bu şekilde Niagara Şelalesi halkına l Nisan şakası yapmıştı.



BÖLÜM 2

ALIŞILMADIK BİR YARIŞMA

Önceki Niagara Şelalesi öyküsünü araştırırken, bu boğazı geçen ilk köprünün de aynı dönemde inşa edildiğini öğrendim. Charles Ellet Jr. tarafından yönetilen bir şirket, at arabalarını, trenleri ve iki ayaklıları (yani yayaları) taşımak üzere bir asma köprü inşa etmek için anlaşma imzalamıştı.

Ellet'in karşısında, köprüyü inşa etmesine engel olan gerçekten büyük bir sorun vardı. Bir asma köprü yapmayı önerdiğine göre, iki yüz elli metrelik boğazdan ilk kabloyu geçirmenin bir yolunu bulmak gerekiyordu. Bu hiç de kolay bir iş değildi. O dönemde, güçlü 'Girdap Akıntıları'nı geçebilecek tekne yoktu. Ellet, ip bağlanmış bir roketin boğazın üzerinden fırlatılmasını önerdi. (O zamanlar roket var mıydı ki?) Bazıları da bir top fırlatılması fikrini öne sürdü.

Hmmm. Bu kafa karıştırıcı bir meseleydi.

Ama öğrencilerime hep söylediğim gibi, en doğru cevap çoğu zaman en basit olanıdır. Ellet, boğazın üzerinden bir uçurtma geçirebilen ilk çocuğa para ödülü vereceğini açıkladı. Kısa süre içerisinde, çok uzun ipleri olan uçurtmalar gökyüzünü kapladı. Ancak Homan Walsh isimli on beş yaşında bir oğlan çocuğu ortaya çıkana dek, kimse başarılı olamadı.

Nehrin Amerika kıyısından Kanada kıyısına feribotla geçen Walsh, köprünün yapılacağı noktaya kadar da üç kilometre yürüdü, îlk denemesinde, The Union (Birleşme) adını verdiği uçurtması boğazı geçti ama kayalıklara takılan kordonu kırıldı. Yeniden denemeye kararlıydı ama buz kütleleri sebebiyle feribot seferleri sekiz gün boyunca gerçekleştirilemeyince, uçurtmasını diğer taraftan kurtarması gecikti, ikinci denemesinde başarıya ulaşan Walsh, para ödülünü kaptı.

Walsh'ın uçurtması boğazı başarıyla geçince, köprü mühendisleri uçurtmanın ipine bağladıkları daha ağır bir sicimi diğer tarafa ulaştırmayı başardılar. Bu işlemi ileri geri tekrarlayarak, her geçişte kablonun çapını genişletip gerekli hattı oluşturdular. 1848 yılı Temmuz ayında bir yaya köprüsü hizmete açıldı. Öyle popüler oldu ki, ünlü feribot Maid of the Mist (Sis Hizmetkarı) sadece gezi turları amacıyla kullanılmaya başlandı. Ancak, devreye politika girdi ve Ellet'in şirketi projeyi asla tamamlayamadı. Demiryolu trafiğini boğazın üzerinden geçirebilen bir köprü, ancak yedi yıl sonra, John Roebling tarafından inşa edildi.