30 Ocak 2011 Pazar

Cd Hikayesi

Daha henüz 18 yasindaydi, ama hayatinin sonundaydi. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmisti. Kahir içinde eve kapamisti kendini...Sokaga çikmiyordu. Annesi, Bir de kendisi... O kadardi bütün hayati... Bir gün fena halde sikildi, dayanamadi, atti kendini sokaga, bir yigin vitrinin önünden geçti. Tam bir CD satan dükkani da geride birakmisti ki, bir an durdu. Geri döndü, kapidan içeri, gözüne hayal meyal takilan genç kiza bir daha bakti. Kendi yaslarinda harika bir genç kizdi tezgahtar. Hani ilk bakista ask derler ya, öyle takilip kalmisti iste. Içeri girdi. Kiz gülümseyerek kostu ona:
-"Size nasil yardim edebilirim?"
diye... Nasil bir gülümsemeydi o, Hemen oracikta sarilip öpmek istedi kizi kekeledi, geveledi, sonra
-"Evet" diyebildi.
Rastgele bir plagi isaret ederek...
-"Evet.. Su CD'yi bana sarar misiniz?.."
Kiz CD'yi aldi, içeri gitti. Az sonra paket edilmis geri geldi. Aldi paketi, çikti dükkandan, evine döndü, açmadan dolabina atti.. Ertesi sabah gene gitti ayni dükkana.. Gene bir CD gösterdi kiza, sardirdi, aldi eve getirdi, atti paketi dolaba, gene açmadan.. Günler hep alinip sardirilan CD'lerle geçti.. Kiza açilmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açildi sonunda, Annesi:
-"Git konus oglum, ne var bunda?”
dedi. Ertesi sabah bütün cesaretini topladi. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kiz gülerek aldi plagi. Arkaya gitti, paketlemeye. Kiz içerdeyken bir kagida
-"Sizinle bir gece çikabilir miyiz?”
diye yazdi, altina telefon numarasini ekledi, notu kasanin yanina koydu gizlice.. Sonra paketini alip kaçti gene dükkandan... Kızdan cevap gelmeyince teklifini kabul etmedigini düşündü ve bir dahada cd dükkanına gidip cd almadı.1 ay sonra evin telefonu çaldi. Anne açti telefonu, CD Dükkanindaki tezgahtar kizdi arayan. Delikanliyi istedi.. Notunu yeni bulmustu .. Anne agliyordu..
-"Duymadiniz mi?" dedi.. "1 hafta önce kaybettik oglumu.."
Cenazeden birkaç hafta sonra, anne oglunun odasina girebildi sonunda.. Ortaliga çeki düzen vermeliydi. Dolabi açti.. Oraya atilmis bir yigin açilmamis paket gördü.. Paketleri aldi, oglunun yatagina oturdu ve bir tanesini açti.. Içinde bir CD vardi, bir de minik not;
-"Merhaba.. Sizi öyle tatli buldum ki.. Daha yakindan tanimak istiyorum.. Bir aksam birlikte çikalim mi?
-“Sevgiler Jacelyn!."
Anne bir paketi daha açti.. Onda da bir CD ve bir not vardi;
-"Siz gerçekten çok tatli birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artik..
-"Sevgiler Jacelyn!.."

28 Ocak 2011 Cuma

BİR HAYAT ÖYKÜSÜ

Anne, altı yaşındaki lösemiyle savaşan oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün değildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu.

"Bora! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü?

Hayatında neler olmasını dilediğin ve hayal ettiğin oldu mu?" diye sordu. "Anneciğim, ben büyüyünce hep İTFAİYECİ olmak istedim". Anne, gülümsedi ve.. Dileğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım" dedi.

Daha sonra, Ankara'daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Ankara kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Ona oğlunun son isteğinden söz etti ve oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu.

"Bundan daha iyisini de yapabiliriz. Eğer oğlunuzu Çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu yapar,itfaiyeci kimliğine büründürürüz.Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Ankara itfaiyecilerinin kırmızı renk üzerine islenmiş ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız. Hepsi Ankara’da üretiliyor."

Üç gün sonra, itfaiyeci Bora’yı aldı, ona elbisesini giydirdi, ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bora, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüğe doğru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu. O gün Ankara'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Değişik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye Müdürlüğünün özel arabasına da binmişti. Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi.

Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bora’yı o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediğinden tam altı ay daha fazla yasamıştı. Bir gece bütün yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çağırdı. Daha sonra Bora’nın itfaiyede geçirdiği günü hatırladı ve itfaiye müdürlüğüne telefon açıp Bora’nın bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacağını sordu.

İtfaiye Müdürü; "Bundan daha iyisini de yapabiliriz. Beş dakika içinde oradayız. Bana bir iyilik yapar misiniz? Sirenlerin çaldığını duyduğunuzda, yangın olmadığı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz. Ve lütfen onun odasının penceresini açınız" diye yanıtladı.Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bora’nın 5.kattaki odasına doğru yaklaştı. Tam on dört itfaiyeci Bora’nın odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler.Ölümle pençelesen Bora itfaiye müdürüne baktı ve; "Efendim ben simdi gerçekten itfaiyeci miyim?" diye sordu."Bundan şüphen mi var Bora?" diye yanıtladı müdür.Bu kelimelerden sonra Bora gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.

Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz,çok katı oldunuz;
Ama bilin ki ; HAYAT; SEVGİ VE UMUT SAÇMAKTIR EĞER BUNU OKUYUNCA GÖZLERİNİZ DOLMUYORSA SİZİN İÇİN

YAPILACAK BİR ŞEY KALMAMIŞ DEMEKTİR... YOK EĞER DOLUYORSA O ZAMAN SEVDİKLERİNİZİN KIYMETİNİ BİLİN

VE GERÇEK SEVGİNİZİ ORTAYA KOYUN.

27 Ocak 2011 Perşembe

YARALI YÜZ (Sonuna kadar oku!)

Hava yağmurluydu.Okula sırılsıklam gelmiştim.Okulun en yakışıklı ve gözde erkeklerindendim. Bir kızla en fazla bir hafta çıkıyordum. Aşk sadece kelimeydi benim için. Adı vardı kendi yoktu. Cafe ye gider hesabı da o bir haftalık sevgililerime ödetirdim. Seni seviyorum bir tanem gibi laflarla başları dönerdi hepsinin. ayrılırken de hep aynı masal…..yaaaa ben soğudum senden…eskisi gibi sevmiyorum seni galiba …. en iyisi ayrılmak…. sonrada kız ağlayarak gider bende kıs-kıs gülerdim arkasından. İnsan aldatırdım yani. Ta ki o yağmurlu sabaha kadar. Sırılsıklam olmuştu elbiselerim.Geç kaldığımdan hoca almamıştı beni derse,kantinde bekliyordum ders saatini.O sırada yanıma Sıla geldi. Yüzünde ufakken geçirdiği kazadan kalan kocaman bir yara vardı.Durumları iyi olmadığı için ameliyatta olamıyordu.Acırdım ona. Herkes bir yerlere eğlenmeye gider Sıla gidemezdi. Utanırdı,hep başı aşağı doğru eğilmiş vaziyette yürürdü.Yaralı yüz diye alay ederdi herkes onunla.Ağlamazdı,kalkar gider ve geldikten sonra yüzünde ağladığını belli eden bir şişlik olurdu.Ben asla alay etmemiştim onunla… ama Sıla yı savunmak için hiçbir şeyde yapmamıştım,yapmıyordum.

O da derse geç kalmış benim gibi.

-selam Burak nasılsın ……dedikten sonra oturdu yanıma.Yüzü her zamanki gibi yere eğikti.Bana bakmıyordu utanıyordu belkide.

-çay istermisin benden ….diye bir soru yönelttim

-iyi olur Burak dedi.Kalktım ve çayları alıp geldim.Yerime oturdum elindeki bir hırkayı bana uzatıyordu.

-bu nedir sıla

-hırka yaa … ıslanmışın üşürsün belki giy kimse görmez bu saatte seni zaten kantin boş ….dedi.Görseler ne olacaktıki.Sılaya bu sözü ifade eder gibi baktım.Bakışlarımdan anlamış olacakki…

-Alay ederler…

-Benimle mi?

-Hayır benimle….

Neden böyle bir düşüncesi vardı sılanın.Üstü ıslanmış bir arkadaşına yardım etmek kadar doğal bir davranış olamazdı.O ise hayatın akışı içerisindeki bu basit hareketin ne kadar yakışıksız karşılanacağını düşünmekle meşguldü…

-Neden alay etsinler ki sıla bana yardım etmek istiyorsun sadece…

Yere bakan gözleri bana doğru yöneldiğinde anlatacağında bir fevkaladelik olduğunu sezinlemiştim.Her zaman olduğu gibi kurtarın beni der gibiydi sıla paslı bakışlarıyla.Yüzüne değen saçlarını elleriyle toplayıp kederini ifade eden bir iç çekişin ardından….

-Şansını büyük yerlerde arıyorsun…Burak sana bakmaz…asılma ona boşuna…diye alay eder sınıftaki güzel kızlar…

-Güzellik ne ki?

Hiç bakmadığı kadar içten baktı bana.Yanıma oturduğundan bu yana geçirdiğim ruh bunalımı katlanarak devam ediyordu.Kendimden utanıyor nedenini bilmediğim bir pişmanlık sarıyordu bütün bedenimi.Aklımın karmakarışık haline eşlik ediyordu amaçsız bakışlarım…boşlukta gibiydim.Sılanın bakışları gözbebeklerime değdiği anda ikiye katlanmıştı bu durumum…

-Bende olmayan şey…

Sustum.Söyleyecek hiçbir şeyim kalmamıştı çünkü….aklım bana verdiği hırkadaydı…ona bakarak söylediği sözün derin manasını kavramaya çalışıyordum

İlk defa karşılaştığım bir durumdu.Hiç kimse hariç olmamak üzere bana böyle bir yakınlık göstermemişti.Sağol diyerek giydim hırkayı.Hakikaten üşüyordum da.Teşekkür ettim sılaya.Bir şey değil derken bile başı yere dönüktü.Acıma duygularım doruk noktasına çıkmıştı artık.Hep başı yerde olan bir insan karşımda durmuş vicdani muhasebelerimi allak bullak etmişti.Bir anda kendimden utandım o güne birlik aşklar trafiğimden başımı kaldıramamıştım ki bu gerçeği göreyim.Güzelliğe dalıp giden insanların görmezden geldiği iç güzelliğinin en akla geleniydi benim için Sıla.Ama hiç kimse ona bu açıdan yaklaşmaz asla madalyonun öteki yüzünü merak etmezdi.Her insan bir özürlü adayıdır diye bir ses çınladı bedenimin duvarlarında...

Sevgilin var mı diye bir soru çıktı ağzımdan .Belki de aklımdan geçirip hiç düşünmeden söylenen bir sözdü.Gene başı eğik cevapladı sıla bu sorumu keşke cevaplamaz olaydı….

-benim gibi biriyle kim çıkar Burak amacın dalga geçmekse….

-hayır sıla hayır dalga geçmek için sormadım..

-yok Burak ben yaralı yüzüm benimle kimse çıkmaz…

Sevgi bu muydu.Aşk bu kadar basit miydi.Benim gibi güne birlik aşk trafiğinin içinde kaybolup gitmiş birinin bunları düşünüyor olması şaşırtıcıydı gerçektende.Sevdiğin aşık olduğun dünyalar güzeli bir kadınında başına pek tabi olarak sılanın geçirdiği kaza gibi bir olay gelebilirdi.Onunda yüzünde bir yara izi oluşur o güne kadar güzellikleriyle övündüğün kadına bakamaz olabilirdin yüzündeki çirkinlikten dolayı.Güzelliği gittiği an onu sevmekten vazgeçebilir miydin.Eğer vazgeçersen bu onu aslında sevmediğin anlamına gelirdi.

O an anladım her şeyi.Biz sadece dış görünüşle aşk yaşayan zavallı insanlardık.Bende en baştaydım üstelik.Sadece ambalajına bakarak marketten bir ürün almaya benzer bir durumdu bu.Ambalajı süslü ise çek bir tane…

-neden çıkmasın sıla…sen…sen….

kilitlenip kalmıştım. Çünkü gözünde iki damla yaşla yüzündeki yarayı işaret ediyordu.Bu sefer ben eğdim başımı.Ağlamak istedim ağlayamadım.Zil sesi böldü muhabbetimizi.Hadi sınıfa gidelim der gibi birbirimize baktık ve ağır adımlarla sınıfa doğru yollandık…

Sınıftan girdiğimizde herkes sınıftaydı dışarıda yağmur yağdığından bahçeye çıkmamışlardı.Sıla sınıfa girince hep birlikte şeytani bir tebessüm attı erkekler.Bir şeyler olacağını sezmiştim.Sıla gene başı yerde sırasına geçti,bu sırada sınıfın en fırlama(ne demekse artık) şahsiyeti kerim tahtaya çıktı ve konuşmaya başladı..bense 2 metre ilerisinde onu dinliyordum…

-evet arkadaşlar kerim Konyalı sinema prodüksiyon şirketi gururla sunar...

-Dedi ve elinde dürülü duran kağıdı açtı.Al pacino nun yüzünde yara izi olan bir mafya babasını canlandırdığı scarface yani yaralı yüz filminin posteri idi bu.O an sılanın bakışlarına şahit oldum.Canımı al rabbim der gibi baktı.Etrafta umarsızca gülenlere bakıyor başını bir bebek masumluğunda yere eğiyordu.İlk defa gözyaşları sınıftayken süzüldü gözlerinden.Elinle insanlara fark ettirmeden yanaklarını nemlendiren yaşları silmeye uğraşıyordu.Çevresinde ona gülen insanların zevki bu yaşlarla ikiye katlanmıştı adeta….Kerim in sesi yankılandı sınıfta…

-başrollerde al pacino ve onun yaralı yüzlü eşi Sıla duvarcı..

Sınıf gülme sesleriyle yıkılıyordu.Etrafına acınacak gözlerle baktıktan sonra sınıftan koşar adım dışarı çıktı Sıla.Düşünmeden Kerime doğru yöneldim herkes pür dikkat bana bakıyordu

-Çok komiksin…ama bak bu daha komik diyerek…yüzüne sağlam bir yumruk yapıştırdım.

Herkes şaşkındı bana bakıyordu.

-hepiniz zavallısınız lan…geri zekalılar…gülsenize-gülsenize..

Diye bağırmaya başladım sınıfta

Herkes bana bakıyor ama kimse cevap veremiyordu.Kerim elinde az önce yumruk attığımdan dolayı acıyan yanağını tutuyor ve pişman olmuşcasına yere doğru bakıyordu…

Sonra elimde sılanın bana az önce kantinde verdiği kazak dikkatimi çekti.Bana hiç kimse hariç olmamak üzere hiç kimsenin yapmadığı iyilik olarak adlandırmama sebep olan kazak…

Hemen koşarcasına dışarıya fırladım sılanın peşinden gitmek için.Okulun dar koridorunda teneffüste koşturan öğrencileri yararcasına biraz ilerideki pencereye yöneldim.Dışarıda bardaktan boşalırcasına yağan yağmuru izleyen öğrencilerin olduğu pencerenin önünde durdum.dışarıda sılanın bahçe kapısından çıkmakta olduğunu gördüm.Hemen peşinden gittim okulun dışına çıktım..Biraz bakındım etrafıma bu yağmurun altında bir banka oturmuş ağlıyordu.Usulca yanına iliştim bakışlarını her zaman ki gibi yere odaklamıştı.Siyah saçlarından süzülen yağmur gözlerinin baktığı noktada gözyaşlarıyla karışıyordu

Koluna girdim ve üstü kapalı olan bir çardak altına götürdüm onu.Yağmur sırılsıklam etmişti ikimizi de.O ise hala ağlıyordu.Bana baktı bir an ve konuşmaya başladı

-neden Burak neden herkes benle dalga geçiyor…onlarda bir kaza geçirirse ve böyle olurlarsa nasıl olur merak ediyorum

-onlar zavallı sıla …zavallı takma sen onları

-bende çok güzeldim…bende onlar gibiydim…orta son sınıfta geçirdiğim kazadan sonra yüzümü arabanın kırılan camları paramparça etti.Annemle babam öldü zaten o kazada bir ihtiyar anneannemle kaldım.Çok iyi biridir melek gibidir.Beni tek seven kişi o.Geceleri dizlerine yatarım sever beni güzel kızım güzel kızım diye.Sen bilirmisin Burak herkes yukarı bakarken yüzünün çirkinliği gözükmesin diye yere bakmayı.Bilmezsin elbet ne bileceksin.

Ağlıyordu.Yağmurdan bile hızlıydı gözyaşları.Tanıdığım en iyi insan olduğuna karar verdim o anda onun.Aslında yarası olmasa belki de çok güzel biriydi.

Bir anda başını omzuma yasladı ve ağlamaya devam ediyordu

-yanlış anlamazsın değil mi Burak dedi.

-hayır sıla rahatsız olmam …

Ağlamaya devam ediyordu ve başı omzumdaydı .Sayıklarcasına bir şeyler mırıldanıyordu.Neden bende güzel değilim Allah’ım neden gibisinden laflar söylüyordu.İlk defa bir kız boynuma yaslandığı zaman içim ürpermişti ama bambaşka bir durum sanki-sanki ölesiye aşık olduğu kız yaslamıştı omzuma yüzünü.Elimi omzuna atmak geldi ve yaptım da elimi omzuna koydum onun.

-ben senin yanındayım sıla …yanındayım dedim….

Sıla yüzüme döndü ve konuşmadan her şeyi anlatan bir bakış attı.Çok akıllıydı sıla okulun en çalışkanıydı.Öss’ye 3 ay vardı ve herkes ondan derece bekliyordu.Yüzünden eksilten Allah ona akıl ve ruh güzelliği vermişti.Konuşmaya başladı sıla

-her hafta bir kızla çıkmak nasıl bir şey

-kötü…dışarıdan göründüğü gibi değil yani

-benim hiç sevgilim olmadı.Ortaokulda ben yüz vermezdim erkeklere Allah benden yüzümü aldıktan sonrada onlar bana.Nasıl versinler karşılarında…karşılarında……….ağlaması hızlandı yutkundu ve ağzından çıkmayan o cümle çıkıverdi bir anda….karşılarında bir yaratık görüyorlar

-öyle deme sıla güzellikte Allahtan çirkinlikte sabret….ne biliyorsun belki senide seven birileri vardır

-beni kim sever be Burak

O an düşünmeye fırsatım yoktu.Hayatımda gördüğüm en iyi insandı.Evet yüzünde yara vardı ama bana ne…. diyordu bir ses bana ne….O an yüzüne baktım yara görünmüyordu.Karşımda güzeller güzeli biri vardı sanki.Aşık mı olmuştum yoksa ona.Hayır hayır olamazdım nasıl olur ben okulun en yakışıklısı o en çirkini düzene ters bir davranıştı.Ama hislerime hakim olamıyordum.Ağzımdan çıkacak kelime belki de hayatımı değiştirecekti.Sıla ya bir kez daha baktım.Başı omuzlarımdaydı benimde ellerim onun omzunda.Hayatta ilk kez bu duyguyu yaşıyordum.Ve artık kabullenmiştim onu sevdiğimi.Aslında uzun zamandan beri içimde böyle bir his vardı.Çok güzel kızlarla çıkmıştım aslında hepsinin de içi birbirinden çirkindi.Doymuştum sahte sevgilere.Hepsi benden ayrıldıktan 1 hafta sonra başkası ile çıkıyordu.Bende aynısını yapıyordum ama haz almıyordum nefret ediyordum kendimden.Ama sıla öyle değildi.O bu pisliğe hiç bulaşmamış biriydi.Kararımı verdim söyleyecektim ve çıktı ağzımdan sözcükler bir biri ardına

-sıla nasıl söylesem bilmiyorum ama…araya girerek lafımı böldü

-dün gece rüyamda bir kelebek gördüm.Beyaz kanatları vardı.Yavaşça yanıma geldi ve sende sevileceksin sıla sende dedi….bu sen ol Burak.Biliyorum hayır diyeceksin ne yapayım ben senin gibi yaratığı diyeceksin..okulun en karizma erkeğisin..ne yapacaksın benim gibi çirkin bir insanı ne yapacaksın.Ama gene de söylemeliydim bunu sana söylemeden yapamazdım
Benim söylemek isteyip te söyleyemediklerimi sıla söylemişti.Yüzümü ona çevirdim.Hafifçe tebessüm ettim yüzünün rengi gitti onu tersliyiceğim sandı

-ben okulun en yakışıklısıyım nasıl cesaret edersin buna

Yüzünü kaldırdı başımdan.Gözlerinde ki yaşları siliyordu.

-benim sana sevgilim dediğim ve senin bana hayır dediğin anda geçen 10 saniyelik bir sürede bile beni sevebileceğini hissettirmek çok güzeldi Burak.Haklısın ….haklısın…

Kızmış gibi taklit yapacaktım

-nasıl cesaret edersin ya bana teklif etmeye….

Ağlıyordu hıçkıra-hıçkıra.O an ona resmen aşık olduğumu anladım.ve söyledim ona

-nasıl cesaret edersin buna…bana aşık olduğunu nasıl benim sana aşık olduğumdan önce söylersin

Yüzünü bana döndü.Yüzündeki mutluluk ifadesini anlatmak için kelimeler yetersiz kalırdı.Güldü sonra sarıldı bana sanki yüzyıllardır kavuşmayan aşıklar gibiydik.

-benle de dalga geçmiyorsun değil mi Burak ….eminsin yani..

-hiç olmadığım kadar…hemde…

-sinemaya gidelimmi…AŞKIM

-bana hayatta aşkım diyen ilk insansın Burak ilk insan…

Bütün gün beraberdik o gün.Hayatımda ilk defa birisiyle çıkarken bu kadar mutlu olmuştum akşam olmuş ayrılık vakti gelmişti.Ayrılacağımız yere geldik.Elleri ellerimin içindeydi.Sıcacık yürek gibi,ana gibi yar gibi sıcaktı yar gibi.Gözlerimizin içine bakıyorduk ikimizde sanki ayrılmak istemiyorcasına

-yarın okulda kimseye söyleme çıktığımızı

-neden aşkım

-senle dalga geçmelerini istemem

-neden geçeceklerki?

-geçerler..burak geçerler…okulun en yakışıklısı ve en….

Sözünü böldüm çirkini diyeceğini tahmin etmiştim.

-sen benim için dünyanın en güzel insanısın aşkım boş ver sen eller ne derse desin

Ve sarıldım ona doyasıya ana gibi sarıldım hayat gibi sarıldım YAR gibi sarıldım yar gibi.Belki dakikalarca kaldık öyle.Başını omzuma yaslamıştı

-allaha nasıl bir ibadet ettim ki beni sana layık gördü

-hayır acaba ben ne yaptım ki karşıma sen çıktın….

Yüzünü çevirdim bana doğru.Bir ürkek ceylan gibi bakıyordu bana.Ana gibi ölüm gibi YAR gibi.

-öpebilirmiyim seni ….dedim

Yüzünün yaralı olmayan ameliyat izi olmayan bölümünü çevirdi.Bir an baktım gene gözlerine kapatmıştı o yeşil bakışlarını hayata.Yaşlar geliyordu gözlerinden.Sağanak gibi adeta.Elimle yüzünün ameliyat izi olan tarafını çevirdim oradan öptüm onu.Ana gibi su gibi YAR gibi öptüm onu,belki dakikalarca.Sonra gene sarıldım sarıldım-sarıldım-sarıldım…….

-Sılam….nasıl oldu da ben sana bu kadar aşık oldum ben yaaa.

-Ya ben Burak ya ben…..nasıl ayrılacağım senden sanki bir daha böyle olmayacaksın yanımda

-Belki salaklık benim yaptığım belki aptallık…ama sana öylesine aşık oldumki daha çıktığımızın birinci günü hayatımı senle birleştirmek istedim

Yeşil bakışları yaktı yüreğimi.Derin derin ağlamaklı gözlerle baktı.Sanki hayatta bana son kez bakıyordu.Sanki-sanki gurbete gidecekti sılam

-Bende Burak inan yaşadıkları hayal gibi…hayal bile edemezdim bu anı ama şimdi hayat kadar gerçeksin…önümdesin…benimsin bende sana aitim…sonsuza kadar seninim yemin ederim

-Bende sılam bende

Neden-neden bir günde tanıdığım bir insana önce aşık olmuş sonra sırılsıklam aşık olmuş evlenme teklif etmiş ve şimdide sonsuza kadar sürecek birliktelik yemini etmek üzereydim.Neden….neden….sılanın gözlerinde görüdüm sorumun cevabını.Islak bakışlım gözleri bakışları bile aşktı…

-evet aşkım sonsuza kadar yeminimsin…..

Ellerini bırakamıyordum.Durup-durup sarılmak istiyordum. Sarılıyordumda.

-gitmem gerek aşkım….dedi sıla

Son kez öptüm onu bu kez alnından.

-bu gece nasıl bitecek…nasıl yarın olacak..seni özleyeceğim

Evet özleyecektim ana gibi nefes gibi YAR gibi.

Ellerimiz bıraktı ellerimizi.

-güle güle sılam güle

Biraz ilerledi bense hala arkasından bakıyordum.Bana döndü dünyalara bedel gülümsemesiyle

-eğer yeminini tutarsan cennette yara izi olmaz yüzümde

Anlamamıştım ne demek istediğini.Anlayamadım

O gece sabah olmak bilmedi.Sabaha kadar uykusuzdum.Sılamı düşünmekten

Sabah koşarcasına çıktım evden.Sılamı görmek için.Artık kendime neden böyle aşık olduğumu sormak geçmiyordu,geçemiyordu.

Okula geldim,sıraya girdik,sınıflara geçtik sıla yoktu hala.Geç kalmıştır belki.1.ders 2.ders 3.ders yoktu.4.dersin ortalarında müdür girdi içeri

-arkadaşlar söylemesi çok zor biliyorum.Anneannesi ona bile söylememişti.Ama arkadaşınız sılanın beyninde tümör vardı ve dün akşam gelen bir kriz sonucu sıla arkadaşınızı yitirdik.Hayatın bu gerçeğinle çok erken yüzleşti sıla….

Müdür hala konuşuyordu.Bense sağır olmuştum.Ayağa kalktım.Koşarcasına çıktım okuldan.Yolda dünkü konuşmalarımız geliyordu aklıma

-evet aşkım sonsuza kadar yeminimsin…..

-eğer yeminini tutarsan cennette yara izi olmaz yüzümde

İnanamıyordum ölemezdi hayatıma bir günde girip bir gecede çıkamazdı hayır olamazdı ölmemiştir sılam ölmemiştir…

Sılanın evinin önüne gittim.Dün göstermişti bana da.Kalabalıktı. Sılanın gerçekten öldüğünü anladığım an oracıkta bayıldım uyandığımda bir berber dükkanındaydım.

Cenaze yi hayal meyal hatırlıyorum zaten aslında hatırlamak dahi istemiyorum.Sılanın bedeni toprak olmuştu.Sılam sılaya gidiyordu…..

Sılam bitmemiş türküm…

Kaç yıl geçti aradan hatırlamıyorum.Yaşlandım bende artık,yaşlandım.Sıladan yadigar sadece o akşam bende unuttuğu hırkası kaldı.Evlenmedim hiç kimseye aşık ta olmadım o gittikten sonra.O her aklıma geldiğinde hırkasına sarıldım…

Ve ben hala aynalara haykırıyorum sevgimi.Aynalara…

Azrail’in nefesini ensemde hissederken aynada görünen sılama uzattım ellerimi.Aynada sarıldım ona sanki gülüyor gibiydi.Gözlerinin içi gülüyordu.Yüzünde yara izi yoktu artık ve ben ölüme koşarken sarıldım ona.Yara izi olmadan yüzünde…

Ana gibi nefes gibi YAR gibi...

21 Aralık 2010 Salı

En Gıcık Muhabbetler

1. Napiyosun?

-Telefonla konusuyorum..

-Aaa sizin telefon konusuyo mu?..

2. Basamakta durmayin otomatik kapi carpar, boler,
karekokunu alir.

3. Hangi cicek hem kafaya takilabilir, hem de icinde
camasir yikanir?
Cevap: Feslegen tabii ki de

4. Sac malanmaz, taranir...

5. Seven unutmaz olm, eight unutur...

6. 3 Japon sirayla ucaktan atlamis. Japonlar
olmus,sira kirilmis!..

7. 4 kisilik bi masa alcaktim vazgectim, kisiliksiz bi
masa aldim!

8. Hadi oyun oynayalim.

Vazgectim, oymadan oynayalim!

9. Bir adamin ayaklari tutulmus, sonra da kulaklari
kiralanmis!..

10. Iyi ki Italya'da dogmamisiz!.. Neden? Cunku
Italyan'ca bilmiyoruz!..

11. Abi sizin araba ne mali? Alman mali! Bizimkide
klimali!!!

12. Adamin biri topalmis, karisi da oynamis...

13. Gecen gun arkadaslarla firinda patates yiyorduk,
firin sicak geldi bahceye ciktik?

14. Soru: Yangin dolabini acarsan ne olur?

Cevap:Yang kizar...

15. Soru:Padisah, tahta cikinca ne yapmis?

Cevap:Tahtayi yerine taktirmis...

16. Adamin biri yarin olucem demis. Yarmislar olmus...

17. Bir adam intahar edecekmis, vaz gecmis.

Iki adam intahar edecekmis, were gecmis!!!

18. Soru: Insanlari niye kafasina su dokerek
uyandirirlar?

Cevap: Cunku suyun kaldirma kuvveti vardir.

19. Oglum hayirli olsun. Araba almissin.

Evet aldik.

Peki niye araba aldin? Kendine alsaydin ya !..

20. Adamin biri elli lira bulmus ama AYAKLI lira
bulamamis!!!!

21. Abii, duydun mu, 50 kisiyi taramislar.

Yapma ya, nerde?

Marketin karsisindaki berberde

22. "Iyi gunler, Asli'yla gorusebilir miyim?"

"Asli evde yok! Fotokopisi var!"

23. Dortyuz yetmis besyuz yetmemis

24. Kofteyle mofte arasinda ne fark vardir?

cevap: Biri kiymadan yapilir digeri miymadan

25. Emel'in selami var!

Hangi Emel??

26. Kavun diyip gecme cunku parola kavun degil !!!

27. Yarasa yararli bir hayvandir. Yararli bir hayvan
olmasaydi yaramasa
derlerdi...

28. Gecen gun kamyonu surdum, Leonardo da Vinci

29. Fransizlarin nesi eksiktir ? "FRAN"lari tabii ki


30.Dun aksam toplu resim cektirecektik sen gelmedin topsuz cektirdik bizde.

Kıssadan Hisse

Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulmak için kanat çırpıp
duruyormuş. Hava o kadar ayazmış ki minik kuş dayanamayıp karın üstüne
düşmüş. Minik kuş çaresiz soğuk karın üstüne ölümü beklerken oradan
geçen bir inek kuşun üstüne sıçmış. Kuş öyle bir sinirlenmiş ki kanatları
donmamış olsa kalkıp ineği dövecekmiş. Bide bakmış ki zamanla bokun sıcaklığı ile kanatları çözülmüş, yaşama geri dönmüş.

Öyle bir sevinçle ötüyormuş ki oradan gecen bir kedi bunun
sesini duymuş ve boku eşeleyip kuşu boktan çıkarmış, kuş buna da çok
sevinmiş ve tam da KEDİ ye teşekkür edecekmiş ki... KEDİ onu yemiş!

Bu hikayeden çıkaracağımız 3 ana fikir var;

1)Her üstüne sıçanı düşmanın sanma!
2)Seni her, boktan çıkaranı dostun sanma
3)Ve en önemlisi: BOKUN İÇİNDE MUTLUYSAN,
SESİNİ ÇIKARMA

8 Ekim 2010 Cuma

Bilgisayar Acemisi

Bilgisayar acemisi (Komik Gerçek Olay)

WordPerfect'in yardım hattında banda alınmış bir telefon konuşması. Bu konuşma sonrası helpdesk elemanı isinden kovuluyor. Kovulduktan sonra da şirketi kendisini "Gerekçesiz" isten çıkardığı için mahkemeye veriyor.
İşte Telefon Konuşması :
- Yardım hattı, buyrun, nasıl yardımcı olabilirim?
- Bir sorunum var.
- Nasıl bir sorun?
- Yazı yazıyordum, birden bütün kelimeler gitti?
- Gitti mi?
- Yok oldu!
- Ekranda şu anda ne görüyorsunuz?
- Hiç bir şey.
- Hiç bir şey mi?
- Yazdığım hiç bir şey ekrana çıkmıyor.
- Hala Wordperfect programında mısınız yoksa programdan çıktınız mı?
- Bunu nereden bileyim?
- Ekranda bir "C" harfi görüyor musunuz?
- Bir "hece" mi...
- Boş verin. Ekranda yanıp sönen bir çizgi var mi?
- Söyledim ya hiç bir şey yazmıyor.
- Monitör üstünde yanan bir lamba var mi?
- Monitör ne?
- Ekranı olan yer, televizyon gibi... Çalıştığını gösteren küçük bir lamba var mi?
- Bilmiyorum.
- Monitörün arkasına bakın, oraya bir elektrik kablosu giriyor olması lazım. Görebiliyor musunuz?
- Evet.
- Harika, o kabloyu takip edin duvarda elektriğe bağlı mi bana söyleyin.
- Bağlı
- Harika. Monitörün arkasına bakınca bağlı olan tek kablo mu gördünüz, yoksa iki tane mi?
- Görmedim.
- Tekrar bakar mısınız, ikinci bir kablonun da bağlı olması lazım.
- Evet buldum.
- Tamam, simdi onu takip edin bilgisayara bağlı mı diye bakin.
- Kabloya ulaşamıyorum.
- Ulaşmayın, bağlı mı diye bakabilir misiniz?
- Olmuyor.
- Bir şeyden destek alıp eğilip bilgisayarın arkasına baksanız....
- Eğilmek dert değil, karanlık olduğu için bakamıyorum.
- Karanlık?
- Ofisin ışıkları kapalı, pencereden gelen ışık yetmiyor.
- Ofisin ışıklarını yakın.
- Yanmaz.
- Neden?
- Elektrikler kesik.
- Elektrikler mi kesik. Tanrım...!(kısa bir sessizlik) Bilgisayarın kutusu, kitapları herşeyi duruyor mu?
- Evet dolapta.
- Simdi bilgisayarı sökün , aynen aldığınızdaki gibi paketleyin ve aldığınız dükkana iade edin.
- Durum bu kadar kötü mu?
- Korkarım öyle!
- Peki tamam. Onlara ne diyeceğim?
- "Ben bilgisayar kullanamayacak kadar aptalım" diyeceksiniz...




1 Ekim 2010 Cuma

SEDEF ÇİÇEĞİ

Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı..Adam inatçı bakışlarla, suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu...

Hakim tok sesiyle, yaşlı kadına: „Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?“

Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı:
„Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan...“
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu...
Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmıs 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti? Herkes, onu dinliyordu...

Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti:

„Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez...
50 yıl önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı.
O zaman adak adadım.Her gece güneş doğmadan önce, bir tas suyla sulayacağım onu diye...
Iyi gelirmiş derlerdi...
50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi
Taa ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir adamla 50 yıl geçirdim Hayatımı, umudumu, herşeyimi verdim. Ondan hiçbirşey görmedim Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hakim yaşlı adama dönerek:

"Diyeceğin birşey var mı, baba?" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle, hakime yöneldi.
Tane tane konustu: "Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim Fadime'mi de orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim
Ilk evlendiğimiz günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa, boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi
Her gece uykusunu bölüp uyansın, gezinsin dedi
Hekimi pek dinlemedi bizim hatun...
Lafım geçmedi...
O günlerde, tesadüf, bu çiçek kurumaya yuz tuttu Ben ona: „Gece çiçek sularsan geçer”, dedim. Adak dilettim...
Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdakı suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez, hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de uyanamadım, Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı ama kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım...Sesimi çıkartamadım...

“O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu… „

Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada oldukca cimri olalım”

:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:(:

UÇURUMA GİDİYORUZ

Kahvede «Şırrak!...» diye bir tokat sesi duyuldu. Tavla, aznif, kâğıt oyunu,konuşma, her şey durdu. Başlar tokat sesi gelen masaya çevrildi. Tokadı yiyen iriyarıbiriydi. Tokatı atan da tersine, ince, sıska, ufak tefek biri. İriyarı adamın sol yanağında,sıskanın beş parmağının izi yer etmişti. Polis bile, bu parmak izinden tokadı kimin attığını bulabilirdi.

Kahvedekiler, iri adamın, kendisim tokatlayan küçücük adamı altına alıp yol keçesi gibi ezeceğini sandılar, öyle olmadı.
— Davacıyım! diye bağırdı.
Kimseden ses çıkmadı... Tokadı yiyen daha sonra,
— Hepiniz gördünüz, dedi.
Boyu omuzuna bile gelmeyen sıskaya döndü:
— Yürü karakola!
Tokatı atan, cevap yerine, sinek kovalar gibi eliyle bir hareket yaptı.
— Psssuurn!... diye de ağzından istim gibi bir ses çıktı.iri adam dışarı fırladı.Kahvedekiler yine oyunlarına, konuşmalarına daldılar.iri adam biraz sonra, yanında bir polisle geldi. Polise sıskayı gösterdi:
— işte bu!
Sonra, oturanları tanık gösterdi:
— Bunlar da gördüler!
Polis, tokatı atan sıska ile, onların oturduğu yere yakın oturan dört tanığı, karakola götürdü. Karakolda, iri adam hâlâ kızarık sol yanağını tutarak,
— Bu adamdan davacıyım, komiser bey, beni tokatladı. Bunlar da gördüler, dedi.Komiser, ilkin dâvâlı ile davacının, sonra tanıkların kimliklerini daktiloda yazdırdı.Davacı, kendisine tokadı atanı hiç tanımadığını söylüyordu. Tanıklar da,
• Biz bişey görmedik... dediler.
Davacı iri adam,
• Tokadın sesini de duymadınız mı? dedi.
Hayır, tanıklar ne bişey görmüşler, ne bişey duymuşlardı. Kısacık boylu sıska adam,
— Evet, dedi, ben inkâr etmiyorum. Bu adamı tokatladım.Komiser,
• Neden? diye sordu, aranızda bişey mi var? Size hakaret mi etti?
— Aramızda hiç bişey yok. Kendisini tanımam bile.
• Peki, nasıl oldu?
Kısacık boylu sıska adam anlatmaya başladı:
— Dün akşam işten eve geldim. Baktım, elektriği kesmişler. Parasını verememiştik. Bütün geceyi karanlıkta geçirdik. Gece uyuyamadım da. Üzerinize afiyet, annem iki senedir hasta. Mide ağrısı öldürüyor zavallıyı. Doktor bir ilâç veriyor. İlâcı alınca ağrılar duruyor. Ama ilâç şimdilerde nerede? Sabahleyin yataktan kalktım, sol yanım hiç tutmuyor. Yattığımız odanın pencere camı üç ay önce kırıldı. Cam bulamıyoruz. O da  gelmiyormuş. Pencereye yatak çarşafı gerdik. Ama faydası yok. Sabaha kadar rüzgâr, soğuk, içeride. Sol yanımtutulmuş. Yataktan kalktım, affedersiniz, helaya gittim. Sular kesilmiş. Dışarıda şakır şakır yağmur, muslukta su yok.Odaya girdim. Tirtir titriyoruz. Bize kömür ordinosu vermiyorlar. Biraz odun almıştık. Bitti. Şimdi de odun bulamıyoruz, yok. Gazeteci gazete bırakmış. Her sabah işe gitmeden gazete okurum. Gazeteye
baktım: «Güzellik Müsabakası», «Galatasaray lig şampiyonu oldu», «Gümrükteki 300 ton kahve ne olacak?», «Abidin Daver şilebinin teknesi dura dura çürüdü» gibi başlıklar. Canımı evden dışarı atmak istedim. Tam çıkarken icra memuru ile avukat kapıya dayandı. Kirayı veremediğimizden ev sahibi bizi icraya vermişti. Evde haczedilecek eşya bulamadılar. Hiç bir zaman icra memurunun, haciz memurunun evime gelmelerini istemem. Haczedilecek bir şey bulamazlar, insan mahcup olur. Avukat,
— Bu kanapeyi alalım! diye saldırdı. Kanape diye elini atmasıyla, şeker sandıklarının üstündeki eskipüskü pantalonlar, paçavra parçaları, yırtık yorganlar ortaya çıktı. Avukat bu sefer,
— Radyo... dedi.
Şu radyo belâsını başımdan alsalar da kurtulsam. Senenin on ayı tamirdedir. Kazan kazan, radyo tamirine ver. Zaten bizi bu hâle getiren radyo... Kapıdan çıkarken karım,
• Kız mektebe gitmiyor, dedi.
• Neden?
• Jimnastik hocası şortla beyaz lâstik pabuç istiyormuş. Olmazsa derse almam, demiş.
• Peki, peki...
• Zeytinyağı da yok...
Kendimi sokağa attım. Nasıl olsa işe geç kalmıştım. Bugün de gitmem, dedim. Şakır şakır yağmur. Bizim oradan tramvayı kaldırdılar. Otobüs geliyor yarım saatte bir. Binmenin imkânı yok. Tıklım tıklım dolu. Dolmuşlar dersen tıka basa dolmuş. Arabalar vızır vızır geçiyor, ama hiç biri durmuyor. Ayakkabı su alır. Yağmur kovadan boşanır gibi. Sırıl sıklam oldum. Tirtir titriyorum. Bir delikanlı yanıma geldi,
• Affedersiniz amca, dedi.
Ben saati soracak sandım.
• Dünkü maçtan haberiniz var mı? demez mi!
Tövbe Yarabbi... Yürüdüm. Orada bir kahve var. Kahveye girdim. üstümden başımdan sular sızıyor. Kahveciye bir çay söyledim. Yanımda da işte bu tokat attığım adam oturmuş, gazete okuyor. Ben, kendi kendime,
• Yahu, bu benim halim ne olacak? Sonumuz nereye varacak? diye düşünüyorum. Ben böyle düşünüp dururken, bu adam hırsla elindeki gazeteyi fırlatıp attı,
• Yahu, memleket uçuruma gidiyor! diye bağırdı.
Onu da benim gibi dertli sandım. Konuşur, birbirimize derdimizi dökeriz diye,
— Ne oldu beyefendi? Affedersiniz, karışmak gibi olmasın, neye kızdınız? dedim.
O, yine kızgınlıkla,
— Daha ne olsun yahu, dedi, memlekette hakem yok be!... Hakem yok, namussuzum. Dünkü maçta hakem yine taraftarlık etmiş... Ondan sonra bana ne oldu, bilemiyorum. Vallahi ben de anlamadım komiser bey. Hayatımda kimseye fiske vurmuş insan değilim. Sanki vücudumda bir düğmeye basılmış, elektrik kuvvetiyle kalkmış gibi, bu sağ elim birden havaya kalktı. Şu herifin suratına bir tokat çektim. Ben inkâr etmiyorum. Tokadı yapıştırdım. Ama isteyerek değil. Vallahi kastım yok. İrademin dışında bişey bu. Sonra aklım başıma
geldi. Bu adam şimdi beni parçalar, diye de korktum. Ama oldu bir kere. Cenab-ı Allah, bu sağ koluma, Zaloğlu Rüstem pehlivanın kuvvetini verip, şu herifin suratı budur, diye bir şamar çektim. Komiser, tokadı yiyen iri adama baktı. Dişlerini gıcırdattı. Ayağa kalkar gibi yaptı. Sağ elinin ayasını kaşımağa başladı. iriyarı adama,
• Hadi, uzatmayın, barışın! dedi.
Tokadı yiyen,
• Barışmam! diye direndi.
Kızan komiser, daktilodaki polise,
— Yaz! dedi «Dâvâlı, memleket uçuruma gidiyor, demiş olup, memleketin yüksek menfaatlerine ve hükümetin manevî şahsiyetine...»
Bir daha iri adama döndü:
— Barışın hadi!
İri adam, elini hâlâ tokadın izi duran sol yanağında gezdirerek,
— Peki efendim, barışalım, dedi.

Aziz Nesin Hikayelerinden Alıntıdır.

BİR BÖCEĞİN GÜNLÜGÜ

 Dün gece yine ölümle burun buruna geldim . Bana bir zarar geleceğinden değil, ama karım ne yapar sonra? Biz, akşam yemeğimizi genelde saat on bir, on iki gibi yeriz ama dün misafir geldiğinden, ev sahiplerimiz geç vakte kadar oturdular. Konukların gitmesiyle birlikte, ben de bir süre ortalığın sakinleşmesini bekledim ve yiyecek toplama faaliyetine giriştim.
  Oooooooo! Misafir geldiği için mönü çok zengindi. Pasta ve börek kırıntılarına bayılırız biz. Her neyse, ben NEVALEYİ toplarken birden mutfağın ışığı yandı ve:
   - Aaaaaa! Böcek dedi bir ses
    ......
   Sen ne kadar korkak bir adamsın! Benim kaç katım büyüklüğünde olmama rağmen, bu bağırış da ne böyle? O korkunç sesin kesilmesiyle birlikte, sanki ben ona bir şey yapmışım gibi beni kovalamaya başlamasın mı ! Halbuki o kadar da dikkat ediyorum, tabak, çanak ve bardakların üzerinde dolaşmamaya. Ama bazen diyorum ki, sırf gıcıklığına bunların misafiri geldiğinde git ortalıkta dolaş, utanılacak duruma düşsünler, rezil olsunlar!
   Ama yapamıyorum işte. Ne de olsa, ekmeğini yediğim yer...
   Ahhhhh ah! Bu eve geldiğim yılları hatırlıyorum da... Ne güzeldi o günler!
   Rahmetli kayınbabam ve kayınvalidem beni evlerine kabul etmişlerdi. O zamanlar rahattık, çünkü ev sahibimiz Rıza Amca kördü. Evin her yerinde özgürce dolaşabiliyorduk. Hatta Rıza Amca'yla aynı sofrada yemek yediğimiz günler bile oldu. Gerçi, bizleri görebilseydi nasıl davranırdı bilemem ama o hep yüreğimizde yaşayacak.
    Rıza Amca, memur emeklisiydi, durumu pek iyi değildi yani, ev de rahmetli  karısınınmış, anlayacağınız yiyecek konusunda bugünkü gibi şanslı değildik. Ama biliyor musunuz, daha huzurlu ve mutluyduk. Rıza Amca, bir gün görünmez bir kazaya kurban gitti. Biliyorum, onun için bütün kazalar görünmezdi.
    Rıza Amca'nın toprağa verildiği gün, biz de ordaydık. Karşı komşu bize geldiğinde ceketini portmantoya asmıştı, fırsat bulup cebine girdik ve onunla birlikte mezarlığa gittik.
    Rıza Amca'nın üç oğlu vardı ama hayırsızdılar, adam ölür ölmez evi satılığa çıkardılar. Evi şu anda oturan adam ve karısı sarın aldı. Eve ayak basmalarıyla da kayınbabam ve kayınvalidemi öldürmeleri bir oldu. adam sonra iğrenerek onların cansız bedenlerini kağıda sararak çöpe attı. Sanki kendisi çok temizmiş gibi. Şimdilerde kendine üzerinde rahmetli kayınvalidemin resmi olan bir ilaç almış ki, değmeyin keyfine... Durmadan üzerimize sıkıyor.
    Kayınvalidemin bu tür ilaçların üzerinde resmi bulunuyor. Çok güzeldi kayınvalidem. Hatta bir iki reklam filminde de oynamıştı. Ama evlenince bu işleri bıraktı. Çünkü kayınbabam tam bir Osmanlı erkeğiydi. Bak, laf nereden nereye geldi...
    Neyse. Bugüne kadar, rahmetli Rıza Amca'nın anısına bu evde oturduk. Ama artık daha fazla dayanacak halimiz kalmadı. Eşe dosta haber saldık... Kendimize göre bir ev bulur bulmaz, taşınacağız burdan. Hayat bu. Belli mi olur? Belki de sizin evinize yerleşiriz! Hadi şimdilik byy.

28 Eylül 2010 Salı

İPTEN ADAM ALMA

Halk arasında 'ipten adam almak' diye bir söz vardır; avukatlar için kullanılır. 'Çok başarılı bir avukat ipten adam alır' gibisinden.

Yargıtay başkanı Osman Arslan'ın ağzından bu sözün nereden geldiğinin hikayesi :

Bir tarihte varlıklı bir İngiliz, ağır bir suç işlemiş. O suçun cezası 'idam'. Adam hemen ülkenin en ünlü avukatını tutmuş.

Avukat demiş ki: - Merak etme... Ben seni kurtarırım., Mahkeme başlamış. Avukat savunmasını yapmış. Ve hakim kararını
açıklamış. -İdam!..

Avukat , hapishaneye gitmiş, müvekkiliyle konuşmuş:
-Merak etme, seni kurtarırım.
-Nasıl?
-Bu işin temyizi var... Temyiz, idamı bozacak.
Dava dosyası temyize gitmiş. Temyiz mahkemesinin kararı:
-Mahkeme kararının onanmasına... İdam!

Adam 'hani beni kurtaracaktın' diye avukatına çıkışmış. Avukat hala sakin:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Daha her şey bitmedi. Konu, Avam Kamarasına gelecek.
Gerçekten, Avam Kamarası'na gelmiş. Konuşulmuş. Sonunda, parmaklar kalkmış:
-İdam!...

Adam sinirli mi sinirli. Avukat da sakin mi sakin:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Lordlar Kamarası, idamı geri çevirir.
Endişen olmasın. Lordlar Kamarası toplanmış. Olayı incelemiş. Kararını vermiş:
-İdam!...
Adam elinden gelse avukatı bir kaşık suda boğacak. Ama avukat hiç oralı değil:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Kraliçe onay vermeden, hiçbir idam cezası infaz edilmez. Kraliçe bu kararı bozar.
Dosya kraliçe'nin önüne gelmiş. Kraliçe imzayı basmış:
-İdam!...

Londra'da bir meydanda idam sehpası kurulmuş. Hakim, savcı, avukat, güvenlik görevlileri, halk orada. Adamı idam sehpasına çıkarmışlar. Adamın
avukata dönük bakışlarından alev fışkırıyormuş. Avukat ise adama 'sus' işareti yapmaktaymış; 'Merak etme, seni kurtarırım.' gibisinden.

Ve cellat, yağlı ilmeği, adamın boynuna geçirmiş. Alttaki iskemleye de tekmeyi vurmuş. Adam, ipte sallanmaya başlarken avukat yerinden fırlamış,
cebinden bıçağı çıkarmış ve adamın boğazındaki ipi kesivermiş. Adam zar zor nefes alır bir halde yere yuvarlanmış.

Hemen hakimler, savcılar koşup gelmişler:
-Avukat... Sen naptın?
Avukat, cebinden İngiliz Ceza Yasasını çıkarmış:
- Yasada , müvekkilimin işlediği suçun cezası idam... Siz de onu idam ettiniz... Ama yasada 'idam edilerek öldürülür' diye bir hüküm yok...
Bu durumda ceza infaz edilmiş sayılır.

Bunun üzerine İngiltere'de bir hukuk tartışması başlamış. Kraliçe, avukatın bu becerisinden dolayı adamı affetmiş.

Ve İngiliz Ceza Yasası'nın idamla ilgili maddesi yeniden düzenlenmiş.

- 'İdama mahkum edilen kişi, asılmak suretiyle öldürülür.'olarak değiştirilmiş..